Memleket ve Seks (1)

Uyarı: Memleket ve Seks kitabı 18 yaşından küçükler için uygun değildir.

 

-I. KISIM:  Sonbahar

 

1. Bölüm: Bir gün Ahmet felekten bir gece çalmak için Aksaray’a doğru yola çıkar.

 

Ahmet Türkiye’nin en büyük futbol takımında Portekizce çevirmenlik yapıyordu ve belini yeni yeni doğrultmaya başlamıştı.

Uçuyorduk, şehrin etrafında. Takımın arabasıyla süratle tur atmıştık.
Ahmet’in ara sıra ilişkiye girdiği Brezilyalı zengin bir kız tarafından takip ediliyorduk. Her şey mümkündü! Ne de olsa İstanbul’un taşı toprağı kadın!

Boğazda sahil boyunca giderken Brezilyalı zengin kız bizi geçiyor, sonra da biz o kızı geçiyorduk. Bu sırada Ahmet benimle türkçe konuşuyor ama bir yandan da kendisini arayan Brezilyalı kızla Portekizce konuşuyordu. Elinde dolu, bir kutu soğuk bira vardı.

 

Biz Ahmet’le ilk tanıştığımızda, Ahmet kravatlı ve cilalı ayakkabılarıyla işe gidip gelen bir tezgahtardı.

 

İşe sabah 6’da başlıyor ve günde 14 saat çalışıyordu; binilen otobüsler, vapurlar ve diğer bütün ortasınıf alışkanlıklar, işten eve, evden işe gidip gelmeler…

 

Şimdi, işte yüksek bir mevkide kendisine saygı duyulan bir yerde, henüz 24 yaşındayken, yerini bulmuş gibiydi!

Sessiz ve sakin zamanlarında, arabasının motorundan çıkan horultu İstanbul’un tepelerini inletmezken ve Brezilyalı futbolcuları bir restorandan alıp bir basın toplantısına götürmediği zamanlarda, Ahmet geçmişini özlemle anardı.

 

Bir an için kendimi onun geçmiş hayatını gözümün önüne getirirken buldum; sırlarını, başkalarının bilmesini istemediği şeyleri biliyordum.

 

Böylesi zamanlarda Ahmet geçmişte hayatında yaşadığı zorlukları ve sıkıntıları yüksek sesle dillendirip hatırlardı.

 

Bunları tekrar tekrar hatırlayıp yaşamak onun için kutsal bir ritüeldi adeta. Kendimi, onun yanında olduğum için şanslı hissediyordum.

 

Beşiktaş sahilinden giderken Dolmabahçe Sarayı’nın önünden geçtik. Yolun her iki yanına dizilmiş uzun çınar ağaçları Saray’ı ve şehrin geri kalan  kısmını birbirinden ayırmıştı.

 

Ağaçların gövdeleri geceleri yanan neon ışıkları altında kırmızı-kahverengi mermerler gibi görünüyordu.

 

Ağaçlar renk değiştiriyordu ve bu şehir ki aynı anda hem azap verici bir şekilde çirkin hem de kahredici bir şekilde güzel olabiliyorken, ne yazık ki o gece kahrediciydi. Yapraklar araba ışıklarının arasında birer gümüş parçası gibi parlayarak düşüyorlardı yerlere.

Daha ilerde, Ahmet şehre giden rampayı çıktı. Bu gece ikimiz de birer genç olarak aslında çılgınca bir şeyler yapmak istiyorduk ve bu fikirler içimizi kemiriyordu. Ahmet adı Sandra olan bu Brezilyalı kızla  zaten sevişiyordu, ama Ahmet başka bir şeyler de istiyordu.

Daha sonra, Rus fahişeler ve Ahmet’in futbol takımı sayesinde tanıştığı pezevenkler hakkında konuşmaya başladık.

Vesikalı kadınların kaldırımlarda takındıkları baştan çıkarıcı tavırların cezbedici olmadığını söylersem yalan olur.

 

Ve yine aynı fahişelerin seksi vücutları karşısında etkilenerek sertleştiğimi inkar edemem.

 

Belki bu konuda yavşağın tekiyim. Azgın bir ayıyım.

Fahişeliğin kendisi zaten rezalet bir şey; tecavüz ve açgözlülükle yoğrulmuş bir eylem. Sevişme bitti mi, her şey boş…

Ama işte, seks bu, bir süreç. Ve lanet olsun ki, bazen iyi bir seks çok güzel olabiliyor. Hatta sen aşıkken ve sevgilin de seni seviyor olduğu zamanlarda bile, karşı konulamaz bir birleşme ve o yaşanan sıcak saatler, anlatılamayacak kadar heyecan ve haz dolu olabiliyor. İşte böylesi anlarda hepimiz kendimizi şahane hissetmek ve iş görmenin saadetiyle dolmak isteriz. Belki, aşık olduğumuz zamanlarda kendimizi o kadar da kullanılmış hissetmeyiz, fakat, orada, içimizde hala bir boşluk vardır.

Bir fahişe seks işinin en uç noktasıdır. Bunu anlamak istiyorum. Bundan daha fazlasını anlamlandıramam. Beni kendilerine çekiyorlar.

Ahmet’e

“Hadi, Aksaray’a gidelim” dedim. “Orada Doğu Avrupalı kızlara bakarız, belki hiçbirini götürmeyiz, ama en azından görmek istiyorum.”

-“Pekala” dedi Ahmet, Sandra’nın arkasından hızlanarak Ortaköy’deki tepelerin arkasından geçti onu. Yanındaki şeride kaydık. Ters yönden üzerimize bir araba geliyordu. Biz yanlış şeritteydik ve bu bizim hatamızdı. Her şey çok hızlıydı, hepimiz ölümle burun buruna geldik-sonra-Ahmet’in-ani-bir-fren-yapması ve arabamızın Sandra’nın arkasına geçerek karşıdan gelen arabayla çarpışmaktan kılpayı kurtulması…

 

Yanımızdan geçen araba uzaklaşırken öfkeyle korna çalıyordu ve korna sesi araba uzaklaştıkça azalıyordu.

 

“ Yaa, belki de o kadar iyi bir fikir değildi” dedi Ahmet gülümseyerek.

Maçoluğundan eser kalmamıştı, o an.  Yüce İsa.

Tepenin tam üstünde, Bebek Yokuşu denen bölgede, eniştesiyle beraber yaşadığı zengin bir muhitte olan sitenin ön kapısında, Sandra’nın arkasında durduk. Eniştesi Türkiye futbol liginde bonservisi olan en yüksek defans oyuncularından biriydi.

 

Bebek Yokuşu zengin bir muhittir. Sandra’nın eniştesinin evinden dışarı doğru bakarsan, gümüşe çalan bir karanlığın içinde uzanan verimli yeşil ağaçların ta tepenin üstünden Boğaz’ın yakınlarına kadar sokulduğunu görürsün.  Oradan her yeri görebilirsin. Uzaklardan Boğaz, Avrupa’da yanan ışıklar ile Asya’da yanan ışıkların arasından süzülen siyah, ince bir gerdanlık gibi görünür. Fevkaladeydi. Anasını satayım, güzel işte.

Ahmet’le arabadan inip Sandra’nın arabasına doğru yürüdük. Sandra’da, güneşte fazlaca bronzlaşmış bir mayo mankeninin güzelliği vardı. Saçları her zaman belirli bir stile göre fazlaca kesilmiş bir kısalıktaydı. O ne yazık ki ziyadesiyle Brezilyalı’ydı ve Türkiye’yi anlamak için çok fazla bir şey yapmıyordu. Sandra ülkesinde bulunan Rio ve Sao Paulo’nun ferahlık ve sıcaklığına fazlaca hasret kalmıştı. Bu futbolcu Brezilyalılar ve aileleri dünyanın uzak bir köşesinde, ülkelerine bir hayli uzakta bulunan bir ülkeden para almışlar ve her ne kadar basın toplantılarında ve basında bu ülke hakkında kibarca iyi şeyler söyleseler de, gönülleri Latin dilleri konuşan bir ülkede bulunmak kadar rahat değil ve kendilerini bu ülkelerde oldukları gibi kendi evlerindeymişçesine rahat hissedemiyorlar. Ahmet, Türk olup da Sandra’nın kabul edebildiği tek şeydi. Onun için Ahmet , Orta Doğu’lu bir Brezilyalı’ydı, öteki, ama yine de Portekizce konuşuyor.

Arabadan çıktı ve Ahmet’e dudaktan bir veda öpücüğü verdi.

“Bu gece ne yapıyorsunuz?” diye sordu bize.

“Arabayla gezmeye çıkacağız”

Şüphelenmiş bir görünüm vardı üzerinde. Belki, hala eniştesinin evinin yolu üzerinde atlattığımız o tehlikenin şoku vardı tekrar. Ya da belki, bu gece Doğu Avrupalı hatunları ziyaret edeceğimizi düşündü. Tam emin değilim. Kadınları asla tam olarak anlayamazsın.

Her ne olduysa, Sandra şüphelendi. Ahmet’e aşıktı ve Ahmet onu aldatabilirdi. O da bunu sezebilirdi.

Ahmet’e İngilizce ”yaptıkların konusunda dikkatli ol” deyip uyardı onu.

Ahmet de kafa sallayıp onun dediklerini tekrarladı “yaptıkların konusunda dikkatli ol.” Güldü. “Hadi bakalım dikkatli olalım.”

Avrupa yakasının merkezine geri döndük, parlayan ışıklarıyla Akmerkezi geçtik ve Mecidiyeköy’e indik. Buralar daha kırk yıl öncesine kadar tarlalar ve çiftliklerle dolu yerlermiş. Ama şimdilerde çok merkezi bir nokta ve Avrupa yakasının belkemiği niteliğinde.

 

Her gün 4 milyon kadar insan buralardan geçer, birbirine karışır ve bir yerlerden döner. Burası her şeyi birbirine bağlar: Boğaz Köprüsü’nü, Ortaköy’ü, Şişli’yi…

 

Tekrar Beşiktaş’a doğru indik ve kıyı kıyı giderek Karaköy’e vardık. Gündüz vakti Karaköy iskelesi ve Pazar yeri sokak satıcılarının, esnafların telaşlı koşuşturmacasına sahne olur. Arabalar, tramvaylar ve vapurlar… Ve fakat geceleri, durum bunun tam tersidir. Oraları sanki terkedilmiş bir kalıntı gibidir; varolan bütün binalar sanki hiç bir amaçları yokmuşçasına öylece dururlar orada. Reklam tabelalarının neon ışıkları yüzlerce yıllık tarihi binaları ve duvar tuğlalarını  aydınlatır.

Boş iskele ve tarihi camiler ve kiliseler birer ölü ağırbaşlılığıyla duruyorlardı.

 

Park edilmiş bir arabayı geçtik. Arabanın bir kapısı açıktı, kapının biraz uzağında ara sokakta işeyen bir adam silueti gördüm; sidiği bir kavis çiziyordu ve Haliç’teki liman çürümüş bir ceset gibi kokuyordu. Gece gibi karanlıktı.

Haliç köprüsü üzerinden Eminönü ve şehrin en eski bölgesine doğru sürdük arabayı. Sirkeci tren istasyonunu, Avrupa’nın güçlü zamanlarında, Paris’ten “Doğu’nun Paris’i” İstanbul’a gidip gelen ünlü Orient Express’in vardığı son istasyon, geçtik.

 

Arabamız yolda giderken şehrin eski taşları üzerinde çıkardığı ses eşliğinde Ahmet’e “Bir fahişeyle yatmak istediğimden emin değilim…Yani,  bunu biraz şey buluyorum.”

-“Ne?” diye sordu.”
-“Nedir o ?”

Ben:
-“Ben bilmiyorum, bir şeyler yapmak istedim, tamam, ama ahhh! işte tam olarak bunu yapmak istediğimden emin değilim. Güzel bir ihtimal, sadece bakmak istedim. Güzel bir ihtimal.”

“Bundan daha fazlasını yapmak isteyeceksin, ERKEKSİN çünkü” dedi ve gaza bastı. İşte bu Ahmet’i seviyorum ben, bazen çok vasat ve sıradan Türk erkekliği tuttuğu olurdu.

 

Haliç’in öbür tarafı Aksaray olur, fahişelerin ve hırsızların buluştuğu yer.

Aksaray dağınık ve pis bir yer, ucuz barlar ve fahişelerle yatmak için ucuz otel odalarıyla dolu.

 

Gündüzleri dahi buradan geçtiğimde bu bölgeye hiç girmemiştim. Korkuyordum. Duyduğum korku dolu hikayelerde gasp edilen ve ortadan kaybolan yabancılar (ve hatta Türkler) var.

Ahmet ile oraya vardığımızda, insanlar her yerdeydiler, polis karakolunun önünden geçiyorlardı.

Arabayla gidiyorken, telefonuma bir kısa mesaj geldi. Diğer kız arkadaşım olan Beril’den geliyordu.

Beril’den gelen mesaj bana tatlı rüyalar dileğinde bulunuyordu. Ben Beril’in mesajına cevap yazarken Ahmet de bana bakıyordu.

-“Beril” dedim Ahmet’e.

Bir şey demedi, sadece kafasını öne arkaya salladı. Ahmet sevmedi Beril’i. Beril de onu sevmedi. Beril’e göre Ahmet çocukluğunda yaşadığı ortamın her yerini Atatürk resimleri ile bezemiş olan, ordu yanlısı bir Türk faşistiydi. Ona göre de Beril, her şeye liberal bir gözle bakan anne babasıyla görüşmeyen bir kaşardı. Beril’le Ahmet hiç bir zaman tanışmadılar, ama birbirleri hakkında söyledikleri şeylerden ötürü onların aslında tanışmaması gerektiğini düşündüm.

Beril benim “ öbür” sevgilimdi. Asıl sevgilim Yağmur’du. Beril benim sıradışı bir bağımlılığım iken, Yağmur bambaşkaydı. Gönlümü Yağmur’a vermiştim. Yağmura aşıktım.

Yağmur bir film yönetmeniydi. Uzak ve sanatçı kimliğiyle günlerce bana mesaj atmadan ya da aramadan durabiliyordu…Yağmur şu anda herhangi bir yerde olabilir, ya da hiç bir yerde; belki de şu anda annesiyle beraber kendilerini o manyak babalarından saklıyorlardır ya da 22 saattir bir türk dizisi setinde çalışıyor olabilir. Her şey olabilirdi.

Cep telefonumun saati 23:30’u gösteriyor. Beril’e samimiyetsizce yazılmış ama şirin şeylerle dolu bir mesaj yazdım ve telefonumu cebime geri koydum.

(Devamı Haftaya (2.2.2012’de…)

Yazar hakkında

Sean David Hobbs 1997'den biri çeşitli zamanlarda Türkiye'de bulunuyor. Şu anda İstanbul'da yazarlık ve gazetecilik yapıyor.

Yorum yazınız

Powered by WordPress | Deadline Theme : An AWESEM design