Memleket Ve Seks (3)

Ahmet eline hafifçe vurarak İngilizce olarak :
-“ Sakin ol adamım! Yapabileceğimiz bir şey yok.”

Kırışıklı Gri Garson Ahmet’in elinin üzerindeki elimi tutup hızla çekerek, Türkçe olarak
-“Sizin hesabınızı alalım.” Dedi.

Genç garsonlar hızlıca barın arkasına sıvışırlarken; o an olanlar, gözlerimin önünde ağır çekilmiş bir film karesi gibi geçmekte idi.

Sahnede dans eden kızları görüyorum. Başımı çevirdiğimde kendi aralarında sohbet eden yüzleri façalı yarma adamları görüyorum. Daha sonra giriş kapısında bekleşen üç yarma adamı görüyorum. Başımıza ne geldiğinin herkes farkında olmasına rağmen o esnada ne içinde bulunduğunuz durum ne de yaşadıklarınız hiç kimsenin umurunda değildi. O an saniyeler bize hızla boynuz vurup geçen bir boğaydı sanki.

İki tane genç garson, Ahmet’e hesabı bir tepsi içinde getirdiler. Ahmet hesaba baktı ve başını sallayarak hesap kağıdını bana verdi: Hesap 350 dolardı.

Ahmet:

“Bunu ödeyemeyiz” dedi. Kırışıklı Gri Garsın omzunu silkerek

“ Ne yapmamızı istiyorsunuz? Hatayı yapan sizsiniz. Borcunuz, bu.”

-“Aynen öyle” diyerek onaylıyor bu sözleri Kötü Gözlü Genç Pezevenk.

-“Fiyat Listesini görebilir miyiz?” Diye sordum.

“Tabiî ki “ dedi hesabı getiren garson. Bize hesabı getiren o iki garson bize fiyat listesini getirdi. Fiyat listesini sunarken garsonların hesabı elden ele uzatması ve son garsonun ise hesabı önümüze bir garson sunuşu…Sanki biz padişahız ve onlar da bize hizmet eden görevliler gibi… Ne kadar saçma.

Türk servis endüstrisi servis yapma işini önemsiyor ama bu sefer abarttılar. Bu hareketleri yapan garsonlar bize hem saygılı bir şekilde hizmet etmiş oluyorlardı ama aynı anda bizimle dalga da geçmiş oluyorlardı. Menüde 1 bira 40 dolar yazılı idi. 1 şampanya ise 90 dolar olarak yazılmıştı.

Ahmet inanmayarak bir kahkaha attı. Ve dedi ki:

-“Haydi ama! 2 tane bira içtik!”

Her şey komik ve tehlikeli bir hal almaya başladı.

Ahmet:
-“2 bira içtik!”

Kırışıklı Gri Garson patlamak üzere kendini sıkarak:
-“ Sizin ne içip ne içmediğinizden bana ne? Biz resmi bir müesseseyiz. Fiyatlarımız da bu! Eğer bunu ödemezseniz büyük sorunumuz var.”

Ahmet karşı tarafı sakinleştirerek
-“Biz bunu ödemek istiyoruz.” Dedi.

Ahmet Kırışıklı Gri Garson’un patlamak üzere olduğunu fark etti. Belki Kırışıklı Gri Garson belki de iyi polis-kötü polis numarası yapıyordu. Eğer öyleyse iyi polis neredeydi?

Gerçek sorun başlıyor:
Ahmet’in sakin olması gerekiyordu. Zaten Ahmet iyi polemik yapabilen birisiydi. İstanbul’un arka sokaklarının dilini iyi bilen biriydi. Ama artık Ahmet şapa oturduğunu anladı. Ve bu sıkıcı durumdan kaçış yoktu.

Ahmet
-“Bu kadar paramız yok” dedi. Biz beraber bir firmada pazarlamacıyız.

Kırışıklı Gri Garson:
-“Sizde ne kadar var?” diye sordu.

Ahmet bana baktı :
-“ Sende ne kadar var?” diye sordu.
Gerilmeye başladım. Sinirleniyordum. Yoksa ben de mi şapa oturuyordum? Ne yani? Şimdi bizi ben mi kurtaracaktım?

-“70 milyon TL (50 Dolar)” dedim.

Ahmet’te daha fazla para olduğunu biliyordum. Kırışıklı Gri Garson cüzdanımdaki 70 Milyon lirayı görmek istedi. Dolayısıyla cüzdanımı çıkardım. Parayı gösterdim ona. Kırışıklı Gri Garson damarları belirgin kolunu uzatarak bir pençeyle tek hamlede elimdeki cüzdanımı aldı.

Kırışıklı Gri Garson cüzdanımı açtı. Faltaşı gibi açılmış gözlerle dilini yanaklarının iç kısmında gezdirerek cüzdanımın içine aç bir sırtlan gibi baktı.

Tam bir cardon gibi duruyordu yavşak herif. Tam süzme bir piçti. İçimden o anda bir vuruşta onun ağzını burnunu dağıtmak geldi fakat etraftaki façalı yarmalar yüzünden içimden geçeni yapamadım.

Ölümle burun buruna gelmiştik. Ölüm yarma adamların ceplerinde bıçakla, yanlarında taşıdıkları silahla nefesini ensemizde hissettiriyordu.

Ölüm ve ölümden sonrası o an beni korkutmadı ama bir an ölmeden önceki acıyı düşünmek beni ürküttü. O an sakin sakin derin bir nefes aldım. Klimanın üflediği serin havayı solurken burnumdan sigara ve parfüm kokuları bir birine girmiş bir şekilde ciğerlerime doğru doluştu. O an mideme saplanan kramp beraberinde de tüm vücuduma bir acımsı serinlik halinde yayıldı. Bir dikişte içtiğimiz bira gibi çarpmadı ama ona benzer şekilde tuhaf bir ölüm soğukluğu hissettim bedenimde.Tam bir uyuşturucu etkisi yaptı ve bu ölüm öncesi soğuklukla kafam güzel olduğunu hissettim.
Cüzdanımı Kırışıklı Gri Garsona kaptırmış olmam umrumda değildi ama ne zaman cüzdanımın içinden ATM kartımı çıkardı işte o zaman kalbim çarpmaya başladı. O loş ışıkların altında bir mağara adamı gibi ATM kartımı elinde evirip çeviriyordu. Kafam o kadar güzeldi ki kalbimin nasıl çarptığını bile anlayamıyordum. Kırışıklı Gri Garson, Kötü Gözlü Genç Pezevenk’e ATM kartımın Bar’ın post cihazı için geçerli olup olmayacağını sordu.

Kötü Gözlü Genç Pezevenk
-“Zannetmem” dedi.

Kırışık Gri Garson ATM kartımı cüzdanıma geri koyarak içinden 70 Milyon eksilmiş olarak cüzdanımı aynen bana geri iade etti. Cüzdanımı aldım ve açtım. İçinde annem ve babamın resmi ve Yağmur’un bana ilk beraber olduğumuz zamanlarda verdiği aşk notu duruyordu.

Kırışıklı Gri Garson Ahmet’e
-“ Sıra sende” dedi
Ahmet :
-“Ben de hiç para yok” dedi
Kırışıklı Gri Garson:
“-Oh, Ne kadarın olduğunu görmek istiyorum” diye cevap verdi.
Ahmet içindeki korkuyu yüzüne yansıtmamaya çalışarak donuk bir ifade ile cüzdanını uzattı. Kırışıklı Gri Garson cüzdanın içinde bir tane kredi kartı ve 100 dolar buldu.

Kırışıklı Gri Garson, Kötü Gözlü Genç Pezevenke bakarak dedi ki:

-“ Vay vay vay. Bak sen. Cüzdanında ne bulduk? Bunları unutmuşmuydun, puşt?”
-“İyi fikir”

Artık Ahmet yalvarmaya başladı.

– “Bu 100 doları alabilmek için ne kadar emek sarfettiğimi ve ailemin bu paraya ne kadar ihtiyacı olduğunu…

-Ailenin amına koyayım! Banane! Buraya geldin. Hata yaptın ve hesabını ödemiyorsun. Artık senin üzgün hikayeni dinlemem gerekiyor mu? Ben senin akraban mıyım, baban mıyım? Dünyanın amına koyayım. Banane!”

-“Tamam haklısın.Fakat bizde gerçekten para yok”
“-Önce sende para olmadığı yalanını söyledin. Sizin gibi götlerle ne yapacağız? Yalancıları hiç sevmem ve siz yalancısınız.”

Ahmet Kırışıklı Gri Garson’un eline dokunarak

-“Tamam. Haklısın. Biz yanlış yaptık.” Dedi.

Kırışıklı Gri Garsonun elinin altında Ahmet’in tüm hayatı bir cüzdan içinde duruyordu. Ahmet devam etti:

-“Ama abi üzgünüm ama gerçekten kartımı almana izin veremem. Biz çok üzgünüz ne kadar borcumuz varsa hepsini ödeyeceğiz. Lütfen insaflı ol biraz. Lütfen ya!”

Kırışıklı Gri Garson oflayarak sertçe Ahmet’in cüzdanını çekti.
-“Allah Allah. Sizin gibi salaklarla ne yapacağız? Her yer salak dolu.”

Kırışıklı Gri Garsın ayağa kalktı. Barın arkasına doğru yürüdü. Geri döndüğünde Barmen’e cüzdanı verdi ve Barmen’in kulağına bir şeyler fısıldadı. Bunun üzerine Barmen barın arkasından çıktı. Genç bir kişiydi. Masamızda oturduğu an Klübün gerçek patronu olduğunu fark ettim.

Barın Genç Sahibi sakin biriydi ve Kırışıklı Gri Garson’dan çok daha iyi duruyordu. Barın Genç Sahibi yüzünde hiç faça yoktu ve gerçekten akıllı birine benziyordu.
Barın Genç Sahibi
-“Gerçekten hiç paranız yok mu?” diye sordu.
Ahmet:
“Hayır. Gerçekten doğru söylüyorum abi. Hiç paramız yok” dedi.

 

Barın Genç Sahibi dedi ki:
“ Hesap 350 dolardı. Siz sadece 150 dolar verdiniz. Yarın gel kalan borcunu öde. Hadi şimdi siktir git”


Barın Genç Sahibi cüzdanı Ahmet’in önüne koydu ve biz artık özgürdük.
Ölümün kıyısından döndük. Ama zaten bizimle oynuyorlardı. Bu bir oyundu. Biz iki tane aptal ve tecrübesiz gençtik. Barın Gerçek Sahibi ve Kırışıklı Gri Garson da borcumuzu aslında ödemeyeceğimizi biliyorlardı. Sadece elimizdeki tüm paramıza el koymak istediler.

Ahmet’in Mersin’li hemşerisi, Kötü Gözlü Genç Pezevenk :
“- Buradan siktir git”
Barın dışında her şey düzgün, her şey sakindi. Ahmet ve ben barın önündeki sokaktan geçtik, arabaya doğru… Hayatta olduğum için neşem yerine gelmişti. Zıplamak istiyordum. O gece Türk ve yabancı erkekleri yiyen Aksaray canavarının dişlerinin arasındaki boşluktan kaçmış olduk. Ama zıplayamadım. Bir an her şeyin ne kadar boş olduğunu hissettim. Sokağın tuğlaları, boş kaldırımlar, sokak lambaları… Dünyanın maddeleri başımıza ne geldiğiyle ilgilenmediler bile. Arabayla giderken geride bıraktığımız her apartman bloklarından içime parça parça özgürlük ve hayat aktı.

Ahmet hemen hayatına geri döndü. Kendine çok kızmıştı ve bu yaptığından utanıyordu. Onun 24 yaşındaki gururu kırıldı. Bardaki tüm erkekleri gebertmek istedi!

İngilizce konuşurken Ahmet öfkeden ağzına ne gelirse sayıyordu.Kızgınca, çılgınca, aptalca ve manasızca konuşuyordu. Ahmet insanların sokakta yürürken birine çarpıp ta özür dilemediklerinde bardaki o façalı yarmalara döneceklerini söylüyordu. Bardaki yarma adamlardaki zihniyetin aynısının sokakta, her yerde olduğundan yakınıyordu.

-“Onlar tam bir piç! Tam bir orospu çocuğu” diyordu.
Bazı anlarda Ahmet’in öfkesi beni bardaki yarma adamlardan daha fazla korkutuyordu. Boğaz’ın sahil yolunu izleyerek Ortaköy,Bebek, Tarabya istikametinde ilerliyorduk.

Sakinleştiğinde sahilde durduk. Boğaz’ın Kuzeyinde idik. Burada hava ve su çok temizdi. Burada deniz kokusu burnuma geliyordu. Hava rüzgarlıydı. Güzdü. İstanbul’un en şahane zamanlarından biriydi. Dağların tepeleri ufukta görünüyordu.

Arabadan çıktık. Ahmet kendini çok berbat hissettiğini söyledi. İnandım ona. Morali çok bozulmuştu. Neşesini kaybetmişti. Buralarda dalgalar çok güçlüydü. Önünde durduğumuz Boğaz, dünyanın atar damarı ve deniz ise o damardan akan güçlü kan gibiydi. Yaşamın kanı sahile vuruyordu. Aşağıda yaşam canla başla ne kadar aksa da üstümüzde koca bir hiçlik öylece duruyordu.

Sahilin betonunu döven dalgalardan sıçrayan su damlacıklarının etrafımızdaki dansını izliyordum.

Bir an da burnumun ucu ile az ilerimdeki su damlacıkları arasındaki mesafenin kapladığı boşluğun varlığını hissettim.

Ahmet yüzüme bakmadı. Ben konuşurken o sadece suya, dalgalara ve Asya kıtasındaki dağların tepelerine doğru göz gezdirdi. Bu gece yaşananlardan ötürü sorumlu olduğunu ve çok utandığını belirtti.

-“Çok özür diliyorum. Sen burada yabancısın ve böyle bir hata asla yapmamalıydım. Tam bir Anadolu’lu köylü gibi hissediyorum kendimi. O piçler beni kandırdılar.”

Boyuna kendisini suçlayıp duruyordu. Böyle yapmaması gerektiğini söyledim. Ona bunda benim de payım olduğunu, onun beni zorlamadığını, kendim isteyerek geldiğimi söyledim ona.
Daha sonra Ahmet’le arabaya geri döndük. Anadolu yakasına doğru yola koyulduğumuzda Ahmet’in kredi kartı ile şarap ve bira aldık. Yaşadıklarımızı unutabilmek için kendimizi alkole vurduk. Haysiyetimizi ayaklar altına almıştık çünkü. Bunu unutmak istiyorduk. Biz Anadolu yakasına geçtiğimiz zaman ben sarhoştum ve Ahmet’in de kafası güzeldi. Üsküdar tepelerinden Kız kulesine indik. Kız Kulesine doğru park ettik.

Ahmet, Müslüm Gürses dinliyordu. Uyudu. Ben o sarhoş halimle arabadan çıktım ve uzaklaştım. Yakamoz tamamiyle görülüyordu. Kız kulesi ve etraftaki her şey o yakamoza eşlik ediyorlardı.

Yürüdüm. Sahilde, Boğaz’dan geçen büyük tanker gemilerinin geçişini ve deniz trafiğini koordine eden bir kule önüne geldim. İçeriden bilgisayar komut sesleri geliyor idi. Kulak kabarttım. Tik tık tik tık tik tık…

Hiçbir şey gecenin karanlığında ya da gündüzün ışığında görülmez. O kuledeki makinalardan gelen sesler ve mesajlar görünmüyor olmasına rağmen bir gerçekliği vardı. Bu bilgisayarlı kule kral gibiydi. Benim tarzım. Dizlerimi kırarak kralın ayaklarına omzumu yasladım. Kuleye sarıldım. Ne kadar şanslı olduğumuzu düşündüm. Ama hiçbir şey hissetmedim. Bir balık gibi kendi sarhoşluğumun içinde yüzüyordum.

Gecenin sessizliğinde Tik tık tik tık tik tık seslerini çok net duyabiliyordum.

 

Yazar hakkında

Sean David Hobbs 1997'den biri çeşitli zamanlarda Türkiye'de bulunuyor. Şu anda İstanbul'da yazarlık ve gazetecilik yapıyor.

Yorum yazınız

Powered by WordPress | Deadline Theme : An AWESEM design