Öteki İstanbul http://www.otekiistanbul.com istanbulun Ötekileri Tue, 13 Jun 2017 15:18:21 +0000 tr-TR hourly 1 https://wordpress.org/?v=4.5.9 Lütfen www.seandavidhobbs.com veya www.cairocreates.com’a gidin… orada Okeki makaleler devam ediyor! Teşekkür ediyoruz! http://www.otekiistanbul.com/2017/06/lutfen-www-seandavidhobbs-com-veya-www-cairocreates-coma-gidin-orada-okeki-makaleler-devam-ediyor-tesekkur-ediyoruz/ http://www.otekiistanbul.com/2017/06/lutfen-www-seandavidhobbs-com-veya-www-cairocreates-coma-gidin-orada-okeki-makaleler-devam-ediyor-tesekkur-ediyoruz/#respond Tue, 13 Jun 2017 15:17:39 +0000 http://www.otekiistanbul.com/?p=134 http://www.otekiistanbul.com/2017/06/lutfen-www-seandavidhobbs-com-veya-www-cairocreates-coma-gidin-orada-okeki-makaleler-devam-ediyor-tesekkur-ediyoruz/feed/ 0 Karanfil Eylemine Polis Müdahalesi http://www.otekiistanbul.com/2013/06/karanfil-eylemine-polis-mudahalesi/ http://www.otekiistanbul.com/2013/06/karanfil-eylemine-polis-mudahalesi/#respond Tue, 25 Jun 2013 11:58:25 +0000 http://www.otekiistanbul.com/?p=123 Gezi Parkı Dayanışması tarafından yapılan çağrıya binlerce kişi ellerinde karanfillerle katıldı. Gezi Parkı Direnişi sürecinde poliş şiddetiyle hayatlarını kaybedenler ve yaralananlar için basın acıklaması yapıldı.

Basın acıklamasının ardından ellerindeki karafilleri bırakan kitleye polisin tavrı çok sert oldu. Tayzikli su ve jop kullanarak kitleyi dağıtmaya çalışan polis, kitlenin direniş göstermesi ardından

Biber gazı ve plastik mermi kullanarak dağıtmaya çalıştı. Bu sırada birçok kişiye plastik mermi isabet etti ve vucudunun çeşitli yerlerinden yaralandılar.

Direnişçiler gece gec saate kadar istiklal caddesi üzerinde barikat kurarak polisle çatıştı.

]]>
http://www.otekiistanbul.com/2013/06/karanfil-eylemine-polis-mudahalesi/feed/ 0
Duran Adamlar http://www.otekiistanbul.com/2013/06/duran-adamlar-2/ http://www.otekiistanbul.com/2013/06/duran-adamlar-2/#respond Fri, 21 Jun 2013 13:04:23 +0000 http://www.otekiistanbul.com/?p=118 Taksim gezi parkı direnişini orantısız güç kullanarak dağıtmaya çalışan AKP hukümeti, eylemcilerin orantısız zeka kullanmalarından dolayı zor anlar yaşıyor…

 

]]>
http://www.otekiistanbul.com/2013/06/duran-adamlar-2/feed/ 0
Afrikalı Mülteci İstanbul’un İlgisizliğini Göğüslüyor http://www.otekiistanbul.com/2012/02/afrikali-multeci-stanbulun-ilgisizligini-gogusluyor/ http://www.otekiistanbul.com/2012/02/afrikali-multeci-stanbulun-ilgisizligini-gogusluyor/#respond Wed, 29 Feb 2012 07:29:30 +0000 http://www.otekiistanbul.com/?p=105 Ülkesini terkedip İstanbul’a gelen Afrikalı bir mültecinin zor şartlardaki yaşamı ve hissettikleri….

 

Kamera ve Röportaj: H.firouzeh ve Sean David Hobbs

]]>
http://www.otekiistanbul.com/2012/02/afrikali-multeci-stanbulun-ilgisizligini-gogusluyor/feed/ 0
Memleket Ve Seks (3) http://www.otekiistanbul.com/2012/02/memleket-ve-seks-3/ http://www.otekiistanbul.com/2012/02/memleket-ve-seks-3/#respond Mon, 27 Feb 2012 13:16:46 +0000 http://www.otekiistanbul.com/?p=109 Ahmet eline hafifçe vurarak İngilizce olarak :
-“ Sakin ol adamım! Yapabileceğimiz bir şey yok.”

Kırışıklı Gri Garson Ahmet’in elinin üzerindeki elimi tutup hızla çekerek, Türkçe olarak
-“Sizin hesabınızı alalım.” Dedi.

Genç garsonlar hızlıca barın arkasına sıvışırlarken; o an olanlar, gözlerimin önünde ağır çekilmiş bir film karesi gibi geçmekte idi.

Sahnede dans eden kızları görüyorum. Başımı çevirdiğimde kendi aralarında sohbet eden yüzleri façalı yarma adamları görüyorum. Daha sonra giriş kapısında bekleşen üç yarma adamı görüyorum. Başımıza ne geldiğinin herkes farkında olmasına rağmen o esnada ne içinde bulunduğunuz durum ne de yaşadıklarınız hiç kimsenin umurunda değildi. O an saniyeler bize hızla boynuz vurup geçen bir boğaydı sanki.

İki tane genç garson, Ahmet’e hesabı bir tepsi içinde getirdiler. Ahmet hesaba baktı ve başını sallayarak hesap kağıdını bana verdi: Hesap 350 dolardı.

Ahmet:

“Bunu ödeyemeyiz” dedi. Kırışıklı Gri Garsın omzunu silkerek

“ Ne yapmamızı istiyorsunuz? Hatayı yapan sizsiniz. Borcunuz, bu.”

-“Aynen öyle” diyerek onaylıyor bu sözleri Kötü Gözlü Genç Pezevenk.

-“Fiyat Listesini görebilir miyiz?” Diye sordum.

“Tabiî ki “ dedi hesabı getiren garson. Bize hesabı getiren o iki garson bize fiyat listesini getirdi. Fiyat listesini sunarken garsonların hesabı elden ele uzatması ve son garsonun ise hesabı önümüze bir garson sunuşu…Sanki biz padişahız ve onlar da bize hizmet eden görevliler gibi… Ne kadar saçma.

Türk servis endüstrisi servis yapma işini önemsiyor ama bu sefer abarttılar. Bu hareketleri yapan garsonlar bize hem saygılı bir şekilde hizmet etmiş oluyorlardı ama aynı anda bizimle dalga da geçmiş oluyorlardı. Menüde 1 bira 40 dolar yazılı idi. 1 şampanya ise 90 dolar olarak yazılmıştı.

Ahmet inanmayarak bir kahkaha attı. Ve dedi ki:

-“Haydi ama! 2 tane bira içtik!”

Her şey komik ve tehlikeli bir hal almaya başladı.

Ahmet:
-“2 bira içtik!”

Kırışıklı Gri Garson patlamak üzere kendini sıkarak:
-“ Sizin ne içip ne içmediğinizden bana ne? Biz resmi bir müesseseyiz. Fiyatlarımız da bu! Eğer bunu ödemezseniz büyük sorunumuz var.”

Ahmet karşı tarafı sakinleştirerek
-“Biz bunu ödemek istiyoruz.” Dedi.

Ahmet Kırışıklı Gri Garson’un patlamak üzere olduğunu fark etti. Belki Kırışıklı Gri Garson belki de iyi polis-kötü polis numarası yapıyordu. Eğer öyleyse iyi polis neredeydi?

Gerçek sorun başlıyor:
Ahmet’in sakin olması gerekiyordu. Zaten Ahmet iyi polemik yapabilen birisiydi. İstanbul’un arka sokaklarının dilini iyi bilen biriydi. Ama artık Ahmet şapa oturduğunu anladı. Ve bu sıkıcı durumdan kaçış yoktu.

Ahmet
-“Bu kadar paramız yok” dedi. Biz beraber bir firmada pazarlamacıyız.

Kırışıklı Gri Garson:
-“Sizde ne kadar var?” diye sordu.

Ahmet bana baktı :
-“ Sende ne kadar var?” diye sordu.
Gerilmeye başladım. Sinirleniyordum. Yoksa ben de mi şapa oturuyordum? Ne yani? Şimdi bizi ben mi kurtaracaktım?

-“70 milyon TL (50 Dolar)” dedim.

Ahmet’te daha fazla para olduğunu biliyordum. Kırışıklı Gri Garson cüzdanımdaki 70 Milyon lirayı görmek istedi. Dolayısıyla cüzdanımı çıkardım. Parayı gösterdim ona. Kırışıklı Gri Garson damarları belirgin kolunu uzatarak bir pençeyle tek hamlede elimdeki cüzdanımı aldı.

Kırışıklı Gri Garson cüzdanımı açtı. Faltaşı gibi açılmış gözlerle dilini yanaklarının iç kısmında gezdirerek cüzdanımın içine aç bir sırtlan gibi baktı.

Tam bir cardon gibi duruyordu yavşak herif. Tam süzme bir piçti. İçimden o anda bir vuruşta onun ağzını burnunu dağıtmak geldi fakat etraftaki façalı yarmalar yüzünden içimden geçeni yapamadım.

Ölümle burun buruna gelmiştik. Ölüm yarma adamların ceplerinde bıçakla, yanlarında taşıdıkları silahla nefesini ensemizde hissettiriyordu.

Ölüm ve ölümden sonrası o an beni korkutmadı ama bir an ölmeden önceki acıyı düşünmek beni ürküttü. O an sakin sakin derin bir nefes aldım. Klimanın üflediği serin havayı solurken burnumdan sigara ve parfüm kokuları bir birine girmiş bir şekilde ciğerlerime doğru doluştu. O an mideme saplanan kramp beraberinde de tüm vücuduma bir acımsı serinlik halinde yayıldı. Bir dikişte içtiğimiz bira gibi çarpmadı ama ona benzer şekilde tuhaf bir ölüm soğukluğu hissettim bedenimde.Tam bir uyuşturucu etkisi yaptı ve bu ölüm öncesi soğuklukla kafam güzel olduğunu hissettim.
Cüzdanımı Kırışıklı Gri Garsona kaptırmış olmam umrumda değildi ama ne zaman cüzdanımın içinden ATM kartımı çıkardı işte o zaman kalbim çarpmaya başladı. O loş ışıkların altında bir mağara adamı gibi ATM kartımı elinde evirip çeviriyordu. Kafam o kadar güzeldi ki kalbimin nasıl çarptığını bile anlayamıyordum. Kırışıklı Gri Garson, Kötü Gözlü Genç Pezevenk’e ATM kartımın Bar’ın post cihazı için geçerli olup olmayacağını sordu.

Kötü Gözlü Genç Pezevenk
-“Zannetmem” dedi.

Kırışık Gri Garson ATM kartımı cüzdanıma geri koyarak içinden 70 Milyon eksilmiş olarak cüzdanımı aynen bana geri iade etti. Cüzdanımı aldım ve açtım. İçinde annem ve babamın resmi ve Yağmur’un bana ilk beraber olduğumuz zamanlarda verdiği aşk notu duruyordu.

Kırışıklı Gri Garson Ahmet’e
-“ Sıra sende” dedi
Ahmet :
-“Ben de hiç para yok” dedi
Kırışıklı Gri Garson:
“-Oh, Ne kadarın olduğunu görmek istiyorum” diye cevap verdi.
Ahmet içindeki korkuyu yüzüne yansıtmamaya çalışarak donuk bir ifade ile cüzdanını uzattı. Kırışıklı Gri Garson cüzdanın içinde bir tane kredi kartı ve 100 dolar buldu.

Kırışıklı Gri Garson, Kötü Gözlü Genç Pezevenke bakarak dedi ki:

-“ Vay vay vay. Bak sen. Cüzdanında ne bulduk? Bunları unutmuşmuydun, puşt?”
-“İyi fikir”

Artık Ahmet yalvarmaya başladı.

– “Bu 100 doları alabilmek için ne kadar emek sarfettiğimi ve ailemin bu paraya ne kadar ihtiyacı olduğunu…

-Ailenin amına koyayım! Banane! Buraya geldin. Hata yaptın ve hesabını ödemiyorsun. Artık senin üzgün hikayeni dinlemem gerekiyor mu? Ben senin akraban mıyım, baban mıyım? Dünyanın amına koyayım. Banane!”

-“Tamam haklısın.Fakat bizde gerçekten para yok”
“-Önce sende para olmadığı yalanını söyledin. Sizin gibi götlerle ne yapacağız? Yalancıları hiç sevmem ve siz yalancısınız.”

Ahmet Kırışıklı Gri Garson’un eline dokunarak

-“Tamam. Haklısın. Biz yanlış yaptık.” Dedi.

Kırışıklı Gri Garsonun elinin altında Ahmet’in tüm hayatı bir cüzdan içinde duruyordu. Ahmet devam etti:

-“Ama abi üzgünüm ama gerçekten kartımı almana izin veremem. Biz çok üzgünüz ne kadar borcumuz varsa hepsini ödeyeceğiz. Lütfen insaflı ol biraz. Lütfen ya!”

Kırışıklı Gri Garson oflayarak sertçe Ahmet’in cüzdanını çekti.
-“Allah Allah. Sizin gibi salaklarla ne yapacağız? Her yer salak dolu.”

Kırışıklı Gri Garsın ayağa kalktı. Barın arkasına doğru yürüdü. Geri döndüğünde Barmen’e cüzdanı verdi ve Barmen’in kulağına bir şeyler fısıldadı. Bunun üzerine Barmen barın arkasından çıktı. Genç bir kişiydi. Masamızda oturduğu an Klübün gerçek patronu olduğunu fark ettim.

Barın Genç Sahibi sakin biriydi ve Kırışıklı Gri Garson’dan çok daha iyi duruyordu. Barın Genç Sahibi yüzünde hiç faça yoktu ve gerçekten akıllı birine benziyordu.
Barın Genç Sahibi
-“Gerçekten hiç paranız yok mu?” diye sordu.
Ahmet:
“Hayır. Gerçekten doğru söylüyorum abi. Hiç paramız yok” dedi.

 

Barın Genç Sahibi dedi ki:
“ Hesap 350 dolardı. Siz sadece 150 dolar verdiniz. Yarın gel kalan borcunu öde. Hadi şimdi siktir git”


Barın Genç Sahibi cüzdanı Ahmet’in önüne koydu ve biz artık özgürdük.
Ölümün kıyısından döndük. Ama zaten bizimle oynuyorlardı. Bu bir oyundu. Biz iki tane aptal ve tecrübesiz gençtik. Barın Gerçek Sahibi ve Kırışıklı Gri Garson da borcumuzu aslında ödemeyeceğimizi biliyorlardı. Sadece elimizdeki tüm paramıza el koymak istediler.

Ahmet’in Mersin’li hemşerisi, Kötü Gözlü Genç Pezevenk :
“- Buradan siktir git”
Barın dışında her şey düzgün, her şey sakindi. Ahmet ve ben barın önündeki sokaktan geçtik, arabaya doğru… Hayatta olduğum için neşem yerine gelmişti. Zıplamak istiyordum. O gece Türk ve yabancı erkekleri yiyen Aksaray canavarının dişlerinin arasındaki boşluktan kaçmış olduk. Ama zıplayamadım. Bir an her şeyin ne kadar boş olduğunu hissettim. Sokağın tuğlaları, boş kaldırımlar, sokak lambaları… Dünyanın maddeleri başımıza ne geldiğiyle ilgilenmediler bile. Arabayla giderken geride bıraktığımız her apartman bloklarından içime parça parça özgürlük ve hayat aktı.

Ahmet hemen hayatına geri döndü. Kendine çok kızmıştı ve bu yaptığından utanıyordu. Onun 24 yaşındaki gururu kırıldı. Bardaki tüm erkekleri gebertmek istedi!

İngilizce konuşurken Ahmet öfkeden ağzına ne gelirse sayıyordu.Kızgınca, çılgınca, aptalca ve manasızca konuşuyordu. Ahmet insanların sokakta yürürken birine çarpıp ta özür dilemediklerinde bardaki o façalı yarmalara döneceklerini söylüyordu. Bardaki yarma adamlardaki zihniyetin aynısının sokakta, her yerde olduğundan yakınıyordu.

-“Onlar tam bir piç! Tam bir orospu çocuğu” diyordu.
Bazı anlarda Ahmet’in öfkesi beni bardaki yarma adamlardan daha fazla korkutuyordu. Boğaz’ın sahil yolunu izleyerek Ortaköy,Bebek, Tarabya istikametinde ilerliyorduk.

Sakinleştiğinde sahilde durduk. Boğaz’ın Kuzeyinde idik. Burada hava ve su çok temizdi. Burada deniz kokusu burnuma geliyordu. Hava rüzgarlıydı. Güzdü. İstanbul’un en şahane zamanlarından biriydi. Dağların tepeleri ufukta görünüyordu.

Arabadan çıktık. Ahmet kendini çok berbat hissettiğini söyledi. İnandım ona. Morali çok bozulmuştu. Neşesini kaybetmişti. Buralarda dalgalar çok güçlüydü. Önünde durduğumuz Boğaz, dünyanın atar damarı ve deniz ise o damardan akan güçlü kan gibiydi. Yaşamın kanı sahile vuruyordu. Aşağıda yaşam canla başla ne kadar aksa da üstümüzde koca bir hiçlik öylece duruyordu.

Sahilin betonunu döven dalgalardan sıçrayan su damlacıklarının etrafımızdaki dansını izliyordum.

Bir an da burnumun ucu ile az ilerimdeki su damlacıkları arasındaki mesafenin kapladığı boşluğun varlığını hissettim.

Ahmet yüzüme bakmadı. Ben konuşurken o sadece suya, dalgalara ve Asya kıtasındaki dağların tepelerine doğru göz gezdirdi. Bu gece yaşananlardan ötürü sorumlu olduğunu ve çok utandığını belirtti.

-“Çok özür diliyorum. Sen burada yabancısın ve böyle bir hata asla yapmamalıydım. Tam bir Anadolu’lu köylü gibi hissediyorum kendimi. O piçler beni kandırdılar.”

Boyuna kendisini suçlayıp duruyordu. Böyle yapmaması gerektiğini söyledim. Ona bunda benim de payım olduğunu, onun beni zorlamadığını, kendim isteyerek geldiğimi söyledim ona.
Daha sonra Ahmet’le arabaya geri döndük. Anadolu yakasına doğru yola koyulduğumuzda Ahmet’in kredi kartı ile şarap ve bira aldık. Yaşadıklarımızı unutabilmek için kendimizi alkole vurduk. Haysiyetimizi ayaklar altına almıştık çünkü. Bunu unutmak istiyorduk. Biz Anadolu yakasına geçtiğimiz zaman ben sarhoştum ve Ahmet’in de kafası güzeldi. Üsküdar tepelerinden Kız kulesine indik. Kız Kulesine doğru park ettik.

Ahmet, Müslüm Gürses dinliyordu. Uyudu. Ben o sarhoş halimle arabadan çıktım ve uzaklaştım. Yakamoz tamamiyle görülüyordu. Kız kulesi ve etraftaki her şey o yakamoza eşlik ediyorlardı.

Yürüdüm. Sahilde, Boğaz’dan geçen büyük tanker gemilerinin geçişini ve deniz trafiğini koordine eden bir kule önüne geldim. İçeriden bilgisayar komut sesleri geliyor idi. Kulak kabarttım. Tik tık tik tık tik tık…

Hiçbir şey gecenin karanlığında ya da gündüzün ışığında görülmez. O kuledeki makinalardan gelen sesler ve mesajlar görünmüyor olmasına rağmen bir gerçekliği vardı. Bu bilgisayarlı kule kral gibiydi. Benim tarzım. Dizlerimi kırarak kralın ayaklarına omzumu yasladım. Kuleye sarıldım. Ne kadar şanslı olduğumuzu düşündüm. Ama hiçbir şey hissetmedim. Bir balık gibi kendi sarhoşluğumun içinde yüzüyordum.

Gecenin sessizliğinde Tik tık tik tık tik tık seslerini çok net duyabiliyordum.

 

]]>
http://www.otekiistanbul.com/2012/02/memleket-ve-seks-3/feed/ 0
Genç Tinerci Konuşuyor http://www.otekiistanbul.com/2012/02/genc-tinerci-konusuyor/ http://www.otekiistanbul.com/2012/02/genc-tinerci-konusuyor/#respond Fri, 24 Feb 2012 12:30:33 +0000 http://www.otekiistanbul.com/?p=96 Bundan bir hafta önce Türkiye Politikasının ve iktidarın dilinin kenarı şöyle bir arka sokaklara uğradı.
Başbakan Erdoğan, yetiştirmek istediği ülke gençliğinin dindar bir gençlik olacağını vurguladı. Gazete manşetlerinin kimisi sevinçle duyurdu. Kimisi öfkeyle…Kimisi eleştirdi…

Eleştiriler devletin gençliği ideolojik formasyona tabi tutamayacağı yönünde yoğunlaşınca karşı eleştirilere çok duyarlı olan başbakanın cevabı ise ilginç oldu:

-Ne yani Dindar Gençlik Yetiştirmeyelim de Tinerci mi Olsunlar?

Son zamanlarda başarılı bir gazetecilik örneği ortaya koyan Cüneyt Özdemir’in Cnn Türk kanalındaki 5N1K programına tinerci çocuk çıkarmak için program çalışanlarının bana ulaşması ve akabinde yaşananları bir de öteki İstanbul’un bir yüzü olan bizlerden dinlemeniz için bu yazıyı kaleme alıyorum.

Erdoğan’ın dindar gençlik yetiştirmek istediğini belirtmesi üzerine gösterilen tepkilere Erdoğan’ın “ne yani tinerci mi olsunlar?” şeklindeki tepkisi üzerine davet edildiğimiz CNN turk kanalında canlı yayına çıktık.

Biz hem iş yerimiz olan İnşa Yayınlarını ve Adilmedya.com büromuzu; hem de beraber çalıştığımız dostlarımızla kaldığımız evimizin kapılarını sokaklarda yaşayan evsizlere, kimsesizlere açtığımız için; beraber kaldığımız, maddeyi bırakan, hayata sarılan, sokağa geri dönen, sokakta görüştüğümüz, bizzat yanlarına giderek onların hayatlarına dışarıdan bir gözlemci olmaktan öte içeriden bir yoldaş, kardeş,dost olmaya çalışmış gönüllülerden biri olarak tecrübelerimi paylaşmak adına bu programa davet edildim.

Beraber yaşadığımız ve  şu an 19 yaşında olan ve 9 yaşından beri sokaklarda yaşayan, tiner, bali, extacy ve değişik uyuşturuculara bulaştıktan sonra gördüğü tedavi üzerine tekrar sokağa dönen ve yollarımızın sokakta karşılaşması üzerine sokağı bırakıp evimize gelen genç bir yürek: Tufan Arslan.

Tufan’la programa çıktığımızda Başbakan’ın sözleri hakkında ne düşündüğü soruldu Tufan’a. Tufan başbakan’ın  “dindar gençlik olmazsa tinerci mi olsunlar” yaklaşımı karşısında sokaklardaki diğer çocukların ve kendisinin kırıldıklarını belirtti. Hatta Tufan’ın çekincesi dindar kitlenin başbakan’ın bu sözleri üzerine sokaklarda yaşayan bu çocuklara karşı tepkilerinin kötüleşeceği yönünde idi.

Tufan sonra tartışmaları fitilleyecek o cümleyi söyledi:
“Bizler sokaklarda üşürken, esnaftan ekmek dilenirken, aç susuz yaşarken yanımızda dindarlar yoktu. Allah vardı!”

Benim fikrim sorulduğu zaman ise Başbakan’ın yetiştirmek istediği dindar gençlerin namaz kılmak için gittikleri camilerin kapılarının ne yazık ki kimsesizlere, evsizlere, sokaklarda bıraktığımız bu çocuklara kapalı tutulduğunu vurguladım.

“Yetiştirilmek istenen dindar gençlerin namaz kılmak için gittikleri camilerin kapılarında “cami avlusunda yatmak yasaktır” uyarı levhaları var” dedim. Belediyelerin kışın havalar -5 dereceyi bulmadan sokaklarda yaşayan insanlarımız için adım atmadıklarını…Yani insanlığımız -5 derecede harekete geçtiğini… vurguladım.

Yani “kızım sana söylüyorum ey gelinim sen anla” kabilinden Başbakan’ım sana söylüyorum ey dindar kitle siz anlayın:

Bu ülkenin camilerinin kimsesizlere, garibanlara, evsizlere kapalı olduğunu biliyor musunuz?

Bu ülkenin dindarlık dinamiğinin iktidar eksenli hak ve makam arayışlarının yanında kimsesizlere, evsizlere kimsenin dönüp bakmadığını biliyor musunuz?

İşte biz bunları Cnn Turk’te vurguladık. Peki ya sonra?

Sonra Başbakan “Çok önemli bir noktaya parmak bastınız. İktidar olarak değindiğiniz noktalar için hemen komisyonlar kurup harekete geçeceğiz. Bu sorunun çözümünü el birliği ile beraber oluşturalım” demedi tabiî ki de…

Bilakis Başbakan 5N1K sunucusuna fırça çekti. Hatta onun gazeteciliğini tartışmaya açtı. Böyle gazetecelik mi olur? Diyerek. Hatta bu gazetecinin patronlarına da uyarıda bulundu.

Bunun üzerine öyle bir linç operasyonuna maruz kaldı ki Cüneyt Özdemir birkaç gün içinde “Yanlış anlaşıldığını, annesinin de baş örtülü olduğunu, dindarlarla bir sorununun olmadığını, kimseyi kırmak istemediğini” belirtti.

Türkiye Gündemi çok ateşli ve değişken olduğu için tinerci çocuklar meselesi özür dileyen Cüneyt Özdemir’in hemen akabinde tabiî ki rafa kaldırıldı ve bu rahatsız edici konu el birliğince ait olduğu karanlık ve kirli arka sokaklara yeniden postalandı.

Biz canlı yayında iken başlarda rahat tavırlarıyla soru soran Cüneyt Özdemir’în dakikalar ilerledikçe ses tonu ve vücut dili değişmeye başladı. Ekran karşısındakiler belki fark ettiler belki fark etmediler bilemem ama ben Cüneyt Özdemir’in hemen karşısında olduğum için bunu çok net fark ettim. Önündeki İpad’ına gelen mailler artık nereden ve kimlerden geliyorsa onu çok ama çok gerdi.

Yukarıdan bir uyarı mı geldi? Özdemir’în kulağını mı çektiler? Program sonlanma tehlikesiyle karşı karşıya mı geldi? Hepsi muhtemel…

Lakin Özdemir’in de annesinin başörtülü olması ve tinerci bir çocuğu canlı yayına çıkartıp ona da düşüncelerini ifade etmesine imkan vermesi üzerine Başbakan’dan yediği fırça üzerine o da özür dileyerek geri adım attı.

Bu medya da her şey konuşulur. Ülkenin her konusu. Kadın konusu, aile konusu, din konusu, siyaset, politika, yolsuzluklar ve savaş…

Ama gelin görün ki bir tinerci çocuğun sözlerine tahammül edemeyen bir konjoktürdeyiz.

Çoğu seyirci ekranda görmek istemiyor.
Siyasetçiler karşılarında görmek istemiyor.
Polis sokakta görmek istemiyor.
Zenginler parklarda görmek istemiyor.

Kısacası tinercilerin yanında bırakın dindarları, laikler, solcular, demokratlar, liberaller velhasıl hiç kimse yok. Allah’tan ve isimsiz bir avuç yürekli insandan başka…

O yüzden sormak istiyorum: Hadi tinerciler tiner çekip uyuşuyorlar. Peki ya siz ne çekiyorsunuz da bu kadar derin uyuyorsunuz? Bir gün uyandığınız zaman çok geç olacak…

]]>
http://www.otekiistanbul.com/2012/02/genc-tinerci-konusuyor/feed/ 0
Newroz: Kürtler İçin Yeni Yıl http://www.otekiistanbul.com/2012/02/newroz-kurtler-icin-yeni-yil/ http://www.otekiistanbul.com/2012/02/newroz-kurtler-icin-yeni-yil/#respond Wed, 01 Feb 2012 23:41:15 +0000 http://www.otekiistanbul.com/?p=86 Bir Kürt genci Newroz’un(21 Mart) Kürtler için ne anlama geldiğini bize Kürtçe anlatıyor. Kürtler, İstanbul Kazlıçeşme’de Newroz ateşi üstünden atlayarak, şarkı ve dansları ile Newroz’u kutluyorlar. Bu kutlamalar Türkiye’de daha bir kaç yıl öncesine kadar devlet tarafından yasaklanmıştı oysa.

 

]]>
http://www.otekiistanbul.com/2012/02/newroz-kurtler-icin-yeni-yil/feed/ 0
Memleket Ve Seks (2) http://www.otekiistanbul.com/2012/02/memleket-ve-seks-2/ http://www.otekiistanbul.com/2012/02/memleket-ve-seks-2/#comments Wed, 01 Feb 2012 22:53:17 +0000 http://www.otekiistanbul.com/?p=75 Bakkalın yanında durduk. Ahmet bir bira almak için dışarı çıktı.

Aksaray’ın sokakları tüm İstanbul sokakları gibi karışık lakin herşey neon ışıklı tabelalarla aydınlatılır. Oteller yeni ve çağdaş gibi duruyordu. Yanımızda bir kamyon arkaya girmeye çalışıyordu. Kamyon çıkamadı. Sanki üç tane dar ve çapraz yol tarafından tuzağa düşürülmüş gibiydi. Bataklığa düşmüş bir gergedan gibiydi. Bu gergedanı düştüğü bataklıktan çıkarabilmek için bir çok insan seferber olmuştu. Gergedanın tekerleri patinaj çekerken çıkan ses ürkütücüydü.

Ben Ahmet’in takım arabasında Gergedan’ı izlerken, gergedanın tuzaktan kurtulup bize çarpıp çarpmayacağını merak etmeye başlamıştım. Ahmet elinde birayla döndü. Yerdeki çöp yığınının üzerinden bir çırpıda atlayarak gergedanın kasasından kıvrak bir hareketle sıyrılarak arabasına girdi.
Tekrar yolumuza döndük. Kadınlar ve erkekler beraber sokaklardaydı. Kadınlar genelde erkeklerin kollarına girmiş bir şekilde yürüyorlardı. Aksaray’ın bu saatlerinde sokaklarda sıklıkla fahişeler bulunmakta.

Yüzlerce yıl önce yapılmış kubbeli bir cami önünden geçtik. Cami beyaz ışıklandırmalar arasında göz kamaştırıyordu. Mimarisi ince ve hoştu. Caminin duvarlarındaki şekiller donmuş bir dalganın haliydi. Caminin arka sokağında bir grup kadın satıcısı karşılaştık. Yanlarından yavaşça geçtik.

Ahmet’e niçin rus kadın satıcılarıyla kontak kurmadığımızı sordum. Ahmet de önce Rus kadın satcılarıyla irtibat kurmaya çalıştığını söyledi.Ve hiç kimse telefonlarını açmıyordu.

Sonra Ahmet “endişelenme ben herşeyi halledeceğim. Amerikalı olduğunu çaktırma. Amerikalı olduğunu bilirlerse seni zengin zannederler ve fiyatı yüksek çekerler. Eğer onlardan biri sana direk soru sorarsa sen o zaman Türkçe konuşabilirsin ama şu andan itibaren benimle türkçe konuşacaksın” dedi. Ve bizim beraber ithalat-ihracat acentesinde çalıştığımızı uydurdu. Onlara benim için İstanbul’un gece yaşamının tadını çıkarmak istediğimi söyledi.

Kadın satıcıları bize Türkçe seslenerek yanlarına çağırdılar. Çok argo kullanıyorlardı. Hepsini anlamasam da ne dediklerini az çok kestirebiliyordum. Hey kardeş biraz ortam ister misiniz? Yardım edebilir miyiz size? Dediler.

Ahmet onlardan bir kaçıyla iletişim kurdu. Onların uslubuyla konuştu. Elini kadın satıcısının omzuna vurarak, kolunu sıktı. Göz göze bakarak bir birlerine onay verdiler. Bir türk erkek bir elini göğsüne vurarak “eyvallah” diye başını hafifçe sallıyor. Bu karşıdaki kişiye saygı gösterdiği anlamına geldiğini anlıyorum.

Bir türk erkek olarak kendini kabul ettirmenin ve saygı görmenin de yolu buradan geçiyor. Türk erkeklerinin dünyasındaki kendine has hareketler ve uslup ve racona uymak zorundasın. Eğer bir erkek bunu yaparsa o zaman erkek milletinden sayılıyor. Kendini kabul ettirmiş bir erkek bu durumda istediği gibi güvenle hareket edebilir.

Rastaladığımız bir pezevenk diğerlerinden daha gençti. Kısa boylu ve kaslı idi. “Merhaba abi” dedi bize.

Bu genç pezevengin gözlerini hiç sevmedim fakat Ahmet onunla konuşmaya devam etti. Kötü Gözlü Genç Pezevengin şivesi Türkiye’nin güneyine aitti. Onun aksanı Ahmet’in ailesi gibiydi.

Adamım nerelisin diye sordu Ahmet.

Mersin’liyim diye cevap verdi.

Ahmet’in memleketi Mersin’di. Memleket senin vatanın. Türk kültürü içerisinde çok özel bir şey. Memleket senin tarihinden, soyundan, kanından geldiğin yerdir. Anadolu dünyanın en eski tarihlerinden beri var olan bir toprak olduğu için memleket bir türk için saygı duyulan ve mit’ik bir yer. Bir hemşehri ile tanışmak o da çok kutsal bir şey. Hemşehrinin sana kötü bir şey yapmayacağına dair bir inanç var. Hemşehrinden başın sıkıştığında yardım isteyebilirsin. İstanbul çok hızlı büyüyen bir şehir. İstanbul’daki kentsel büyüme, yozlaşma ve dejenerasyon çok hızlı kendini gösterdiği için insanlar kendi memleketlerinden getirdikleri geleneklerine karşı romantik bir bağ geliştiriyorlar

Kötü Gözlü Genç Pezevenk Mersin’li olduğunu söylediğinde bizden bir iş geleceğini biliyordu. Kötü Gözlü Genç Pezevenk bana bakmaya başladı ve kim olduğumu nereli olduğumu anlayamayınca bu sefer de daha dikkatle bakmaya başladı.

Nerelisin kardeşim diye bana sordu.

Polonyalıyım dedim

Benim büyük annem polonya da doğdu ve 10 yaşına kadar Polonyada büyüdü. Sonra büyük annemin ailesi Amerikaya göç etmiş. Daha sonra Ohio nehri vadisi içinde kömür madenlerinde çalışmışlar. Polonyalı olduğumu belirtmek benim için çok daha kolay ve Türklerin verdiği tepkilerin de benim için çok daha az can sıkıcı olması demek.

Ahmet benim için o pezevenge benim kendisinin dostu olduğumu söyledi.

Kötü Gözlü Genç Pezevenk
Senin dostun bizim de dostumuzdur diyerek elini tokalaşmak için bana da uzattı.

Tokalaştım gülümseyerek ve sağol kardeşim dedim.

Türkçe biliyor musun diyerek elimi uzun uzun sıktı ve bıraktı.

Evet. Tabiki biliyorum dedim. Ve gene ona güvenmedim.

Kötü Gözlü Genç Pezevenk kibar bir şekilde gülümsedi ve sana nasıl yardımcı olabilirim diye Ahmet’e sordu.
Biz hatunlar arıyoruz. Eğlenmek için bu gecelik ortam istiyoruz. Belki sen bize yardım edebilirsin kardeşim dedi. Ahmet’in türkçesi git gide değişmeye başladı ve Mersin şivesi ile daha rahat konuşmaya başladı.

Tabiki size yardım edebilirim dedi ve arabanın arka kapısını açarak arka koltuğa zıpladı.

Kötü Gözlü Genç Pezevengin arkamıza böyle geçip oturmasından rahatsız oldum. Fakat Ahmet’in aldırmadığını görünce ben de Ahmet gibi davranmaya çalıştım.

Kötü Gözlü Genç Pezevenk verdiğim yol tarifini takip et ve bizim bar’ımıza nasıl geçeceğimizi size göstereceğim.

Tamam dedi Ahmet

Tedirgin bir şekilde onların konuşmalarını dinledim. Ahmet sakince İstanbul hakkında şikayet etmeye başladı. Her şey para olmuş kardeşim ya! Başka bir şey yok burada.”

Evet çok haklısın. Çok haklısın dedi başka bir gerçek yok dedi kötü gözlü genç pezevenk. Bir an yüzündeki o maske hafifçe düştü. Ve o maske aynı hızla yüzüne tekrar oturdu.

Bar’a geldik. Sakin bir sokaktı. Önünde çiçeklerle süslenmiş olan bara girdik. Hiç kimse dışarıda yoktu.

İçeride ön kapının yanında bir masada 3 tane iri yarı adam vardı. Aralarında ise hiç kadın yoktu. Biz içeri girerken onlar bizi konuşmadan izlediler.

Barın arkasında ışıklandırılmış siyah bir sahnede Romanyalı ve Moldovyalı kadınlar dans ediyorlardı. Kızlar bikini giymişlerdi. İsteksiz ve soğuk bir şekilde dans ediyorlardı. Onların gözlerinde uyuşturucu kullanmış gibi bir görüntü vardı. Kadınların kimisi çok kilolu kimisi ise vücutları çok dinç ve güzeldi.

Sahnede bir daire olarak sürekli dönerek dans ediyorlardı.

Sahnenin yakınında bir masa vardı. Masada ise 7 tane iri yarı adam oturmuş ve hepsi soda içiyorlardı.

Bu insanlar dışında barda hiç müşteri yoktu. Ortam bana çok sağlıklı gelmedi. Kötü Gözlü Genç Pezevenk bizi sahneye yakın bir masaya oturttu. O yedi kişi ise uzaktan ters ters bizi kesiyordu.

Sahne müstehcen ve muhteşem bir şekilde aydınlatıldı. Bu fahişeler kendilerini dönüştürdü. Daha tahrik edici bir hale büründüler. Onlar bacaklarını göğüslerini, burunları havaya kalkmış bir şekilde pazarlıyorlardı. Bu özel bir pazarlama şekliydi. Çirkin olsa da gene özeldi. Daha cazip ve daha tahrik ediciydi.

Oysa ben de normal olarak bana katkıda bulunacak, sevebileceğim, seks yaptıktan sonra kendimi ona karşı sevgisiz hissetmeyeceğim bir kadın istiyordum.

Fakat sahnedeki seksi davet ve bu kadınlarla seks yaparken ve sonra arkamızı dönüp gitmek hem yasak hem de muhteşem geldi bana. Bunu yaparken ruhunu tatmin etti ve kafasını dondurdu. Bunu yaparken hem berbat hem de halikularede hissedilirdi.

Sahnedeki kadınların dans etmeyi bitirdiklerinde o gruptan bir kaç kız çıktı ve bizim masamıza geldiler. Bozuk türkçeleri ile konuşurlarken aslında üzgün duruyorlardı. Her şey bir oyundu ve her şey iş içindi. Onun cildi yumuşaktı. Ağır bir parfüm kokusu vardı. Elleri, kolları ve bacakları yumuşak ve gençti. Ben tam bir tatlıcı dükkanındaki çocuk gibiydim.

Birazcık onlarla konuştuk. Masaya kadınlar üşüştü. Masa artık kaldırmamaya başladı. Bütün kadınlar içki istedi. Ahmet ve ben hayır dedik. Kötü Gözlü Genç Pezevenk bizimle oturuyordu. O da içki istedi.

Bize bira uzattılar. Ahemt ve ben biralara dokunmadık.

Aniden bir patlama sesi duyduk ve arka arkaya patlama sesleri devam etti. Pop. Pop. Pop… Maden suyu açıyorlardı. Fakat o maden suları şampanya şişeleri içine koyuldu. Bardaki insanlar kızlara maden suyu veriyorlardı. Biz istemesek de onlar içkileri dağıtmaya devam ediyorlardı.

Artık Ahmet ve benim için çok geç olmaya başladı.

Ahmet ingilizce konuşmaya başladı benimle. Hadi bir bira iç ve bir kız seç buradan çıkıp gitmeye bakalım.dedi.

İkimiz de bir dikişte biralarımızı içtik. Ben biramı bitirmemle başımın dönmesi ve oturduğum koltuğa sırtımı koyup yığılmam bir oldu.

Ahmet Kötü Bakışlı Genç Pezevenge ve diğer adamlardan birine yanımızdaki kızları alıp gitmek istediğimizi söyledi. Biradan dolayı kafam da yavaş yavaş hoş olmaya başlamış olacak ki yanımdaki kahverengi saçlı kızı istemeyip sarışın kızı istemeye başladım bir an. Sonra nerede olduğumu ve ne durumda olduğumuzu birden anlayınca sustum.

Orospu çocuğu Kötü Bakışlı Genç Pezevenk

-“Bu kızları alamazsınız” dedi. Şerefsiz Pezevenk….

 

Babam bana çocukluğumda böyle bir hikaye anlatmıştı. Ne zaman anlattığını tam olarak hatırlayamıyorum ama büyük ihtimalle biz geyik avlamaya gittiğimizde o zaman anlatmıştı. Wisconsin’deki eyalette 51 nolu karakola girip Kuzey Wisconsin’e doğru gidiyorduk. İşte o zaman karla kaplanmış bir cam orman yolunda ilerliyorduk.Her yerde beyaz ve yeşilin tonları hakimdi. Bizim kamyonun içi sıcacıktı. Onun dudakları bu hikayeyi anlatırken siyah sakallı ve parlayan gözleri ile yola bakıyordu…

Bir varmış bir yokmuş, genç, hoş bir kadın varmış. Bir kış vakti kadın evine giderken bir kar yığını içinde bir yılan görmüş.Yılan çok zayıf ve ölmek üzereymiş. Yılan “yardım et” bana diye fısıldayarak yalvarmış.

Yarısı donmuş olan yılanı yerden kaldırıp onu acıyarak okşamaya başlamış. Eve götürmüş. Onu beslemiş. Ve zaman geçtikçe onun eski haline dönmesi için ona yardım etmiş. Bir kaç hafta sonra yılan onun evinde bir odadan bir odaya hızla geçmiş. Bir gün işten sonra kadın eve gelmiş fakat yılanı bulamamış. Yılan salonda ve mutfakta görünmüyormuş. Banyoda ve bodrumda da değilmiş. Kadın omuzlarını silkmiş, umarsızca…Akşam yemeği hazırladıktan sonra yatağına girmiş.

O yatağına girer girmez yılan aniden kadına saldırmış. Yılan kadının yastığının altındaymış. Yılan kadının yüzüne ve gövdesine dişlerini geçirmiş. Kadın oracıkta ölürken yılanın zehiri kadının damarlarında yayılırken kadın yılana bakmış ve ona sormuş: “bunu bana nasıl yaparsın? Seni donmak üzereyken buldum. Evime getirdim. Besledim. Sana baktım?…”

Yılan demiş ki: “Aptal bir kaltaksın. BEN BİR YILANIM.

 

…. Kötü Bakışlı Genç Pezevenk bunu söyledikten sonra her şey değişti.

Kızlar etrafa kaçıştılar. Vücudu kırışıklıklar içinde gri saçlı bir adam ordan çıktı ve o adam garson gibi giyinmişti. Kötü Bakışlı Genç Pezevenk hiç bir şey demedi, sadece başını salladı.

Kırışık Gri Garson dedi ki: Çocuklar sizin hesabınız var ve bunu ödeyeceksiniz.
Biz hiç bir şey içmedik sadece 2 bira içtik.

Kırışık Gri Garson “Bu lavuk kim ya?” Dedi beni göstererek

O benim arkadaşım

Nereli?

Polonya dedim

Ahmet’e bakarak konuşan Kırışıklı Gri Garson istifini bozmadan bana baktı. Sonra onun yüzünün öfkeden kudurmaya başladığını gördüm. Ve o esnada bana sert bir şekilde “Türkçe konuşuyor musun?” diye sordu.

“Biraz”

Vay, benim zengin yabancım. Senin… ödemen… gerekiyor… a.q.*

(*:Amına koyayım: en kötülerden ve en popüler küfürlerden biridir türkçede. Tam olarak sikim dünyanın amına girecek demek. Çok kızdıklarında, sinirlendiklerinde, kime ve neye karşı olursa olsun bu küfürü kullanıyorlar. Bazı erkekler kavga etmek istedikleri zaman karşsındaki kişinin karısına-annesine-kızkardeşine yönelik bu küfrü kullanıyorlar.)

Ahmet kafasını salladı.

-“Sadece 2 bira içtik” dedi. “Kadınlar için buraya geldik. Kadınları arıyorduk. 2 tane kadın sizden almak istiyoruz. Bir sorun değil bizim için. İşte bunun hakkında konuşab…”

“Lanet olsun, benim bir pezevenk mi olduğumu düşünüyorsun?” dedi Kırışık Gri Garson.

-“Burası karı-kız işlerinin döndüğü bir bar değil.Ve sen çok hata yapıyorsun. Biz ne yapacağımıza karar verene kadar siz susmalısınız”

Kırışık Gri Garson düşünmüş numarası yaparak uzaklara baktı baktı ve bize döndü
-“Sizin gibi götlerle ne yapacağımı düşünmem gerekiyor. Tamamdır. Siz sadece içtiklerinizi ve kızların içtiği şampanyaların paralarını ödeyin ve gidin…”

Ahmet en sonunda patladı. “O şampanya değildi, sodaydı! Ve biz hiç sipariş vermedik.”

Kırışıklı Gri Garson bir şey demedi. Sadece Ahmet’e baktı uzun uzun ve tehditkar bir şekilde. Aramızda boşluk vardı. Bu bir gerçek güçtü. Korkutucu bir şekilde Kırışıklı Gri Garson tamamen bizim üzerimizde egemenlik kurdu. Artık bağımlı tatlıcı dükkanında bir çocuk gibi değildim. Kızlar da artık yoktu.

Artık gerçek hükmediyordu bizim hayatımıza. Sakin hissettim kendimi. Bu beni şaşırttı.

]]>
http://www.otekiistanbul.com/2012/02/memleket-ve-seks-2/feed/ 2
Ey İnsanlar! http://www.otekiistanbul.com/2012/02/ey-insanlar/ http://www.otekiistanbul.com/2012/02/ey-insanlar/#respond Wed, 01 Feb 2012 21:58:49 +0000 http://www.otekiistanbul.com/?p=73

Köprü altlarından ve kuytulardan çıktık ve buraya bir soruna dur demek için geldik. Bizler bazı polislerden çok ağır şiddet görürken ; toplumun geniş kesimlerinden ise bir dışlanma yaşıyoruz.

Oysa biz hayata “bizler ve sizler” olarak bakmıyoruz.

Siz bizim evlerde yaşayan halimizsiniz. Biz ise sizin sokaklarda unuttuğunuz haliniziz. O yüzden gelin Halleşelim. Helalleşelim.

Sizler bizleri unuttuğunuz ve ötekileştirdiğiniz için özür dileyin ve hatalarınızı telafi edin; bizler de sizlerin dikkatini çekmek için yaptığımız yaramazlıklardan ve çevreye verdiğimiz gürültüden dolayı özür dileyelim ve uslu çocuklar olalım.

Sizin çocuklarınız ne kadar çocuksa o kadar çocuğuz biz de. Ama biz erken büyüdük.Çok erken…
Sizin yüzünüzü sevdikleriniz okşarken bizim yüzümüzü soğuklar ve kötü niyetli kişiler okşuyor sadece.

Bizler ne sağız ne de soluz… Bizler diptekileriz, diptekiler!

Sizleri sevdiklerinize götüren köprülerin altında bizler sizlerin sevgilerinizi bekledik.
Ama sevgi yerine Polisler geldi ve bizler GBT’lerin ve Mobese Kameraların velayetinde, Şüpheli Şahıslar olarak kentin tüm suçlarının hedef noktası haline geldik. Suçtan kaçtık. Olmadı! Suç işledik! Olmadı.

Biz sizin sevginizi beklerken sevginiz yerine Medyanız geldi ve biz:
Şehirlerin korkutucu yaratıkları haline geldik.
Tinerli halimize bakarak tüm korkularınızı ve kaçtıklarınızı bize yüklediniz.
Omuzlarımız ezildi.

[imagebrowser id=2]

Sizler bizleri devlete bıraktınız.
Doğru ya!
biz sizin çocuğunuz değildik. Bize baksa baksa devlet bakmalıydı!…

Bu sefer de devletin baba yüzü geldi. Ana yüzü gelmedi.
Aşk gelmedi. Şefkat gelmedi.
Kurallar, ranzalar ve bize biçilen paket program ıslah çözümleri arasında bizim bedenimizi maddeden arındırdınız ama ruhumuzu inşa edemediniz.
Sonra da dönüp “Bu çocuklar adam olmaz” dediniz!

Ey İnsanlar.
Bizler için evler, barınaklar açıyorsunuz. Ama biz oralarda nefes alamıyoruz.
Bizler ısrarla niçin kapalı mekanları, köprü altlarını tercih ediyoruz biliyor musunuz?
Biz dışımızdan değil, içimizden yıkıldık!
Bizim dışımızla uğraşmayı bırakın. İçimize kalbimize dönün bakın!
Ey kalbini kaybetmiş ve ruhu kırk yerden bıçaklanmış İnsanlık!
Bizler köprü altlarından, kapalı mekanlardan çıkıp Taksim’e şunun için geldik:

Bizler bu şehirde yıllarca sokaklarda yaşayan evsiz, madde bağımlısı ve dışlanmışlar olarak:
Polisten dayak ve hakaret yemek istemiyoruz. Bizi karakollara götürürken; Polislerin vicdanlı büyüklerimiz olarak, her bir çocuğa bir suç nesnesi olarak değil bir umut öznesi olarak işlem yapmalarını talep ediyoruz.

Bizleri bu şehrin karanlıklarına bırakmayın
Karanlıktan çok korkuyoruz!
Sonra korkumuzu yenmek için tiner çekiyoruz. Sonra siz bize “tinerci” diyorsunuz. Sonra biz o karanlıklara dönüyoruz. Sonra sizler bizi haberlerden izliyor ve gazetelerden okuyorsunuz.

Lütfen gözlerimizdeki ışığı Şiddet ve Duyarsızlıkla karartmayın.

Bu yazı www.adilmedya.com’dan alınmıştır

]]>
http://www.otekiistanbul.com/2012/02/ey-insanlar/feed/ 0
Tüm Detaylarıyla Uludere http://www.otekiistanbul.com/2012/02/tum-detaylariyla-uludere/ http://www.otekiistanbul.com/2012/02/tum-detaylariyla-uludere/#respond Wed, 01 Feb 2012 21:19:04 +0000 http://www.otekiistanbul.com/?p=71

Uludere’de yaşanan vahim olayda yaşanan “istihbarat hatası” ile ilgili sorular orta yerde duruyor. Bu sorulara cevaplar aramak için öncelikle kaçakçılık yapılan yolu ve sınırı gözümüzde canlandırmaya çalışalım.

Irak sınırı ile Güzelyazı köyü arasında ki mesafe yürüme hızı ile 15 dakika. Köyle sınır arasında bir dere var.O derenin yanında da bir dağ var. Kopki dağı diyor bölgenin yerlileri. Kopki dağında askeri kontrol noktası var, köyün üst tarafında ise Nival denilen bir tepe var. Nival tepesinden ise termal kameralarla sınır gözleniyor. Dere geçildikten sonra o iki dağın arasından geçiyor kaçağa gidenler. Askerin bulunduğu nokta da sınırın Türkiye tarafında .

Soru şu. Yürüme mesafesi 15 dakikalık bir alanda bir karakol ve bir termal kameranın 50 kişilik bir hareketliliği tespit edememesi ihtimali ne kadardır?

İkincisi korucubaşları ve muhtarlar sürekli askerlerle içiçeler. Köyden herhangi bir bölgeye giden var mı, pancara yada yaylaya çıkan var mı, kaçağa gidenler, bölgeye dışarıdan gelenler muhtar ve korucubaşları tarafından askerlere iletiliyor.

İkinci soru; böyle bir istihbarat ağına rağmen nasıl olurda gurubun PKK’lı mı kaçakçı mı olduğu anlaşılamaz.

Kaçağa çıkılmasına izin verildiği zamanlarda askerler sabah 04-05 saatleri arasında köylülerin gitmesini ve gündüz gözükmemelerini istiyorlar. Bazen 150 bazen 200 kişilik gruplar halinde sabahtan katırlarla yola çıkılıyor. Sabah erkenden kimseye görünmeden yola çıkılıp, orada alışveriş yapıp, yemeklerini yedikten sonra akşam üzeri şeker, un, pirinç gibi malları katırlara yükleyerek karanlık çöktüğünde geri dönülüyor. Dönüş yolculuğu ise bir saat civarında sürüyor. Köylüler Irak sınırından içeri girdikten sonra Irak köylerinden daha önce verdikleri siparişlerin gelmesini bekliyorlar. Irak köylüleri arabalarla gelinmesine izin verilen son noktaya kadar siparişleri getiriyor. Daha sonra katırlara yüklenen mallarla dönüş yolculuğu başlıyor.

Anlatımlar üzerinden fikir vermesi amacıyla olayın derli toplu bir fotografını ortaya koyduktan sonra sözü bu sınırı ve kaçakçılık işini yıllarca yapmış bir köylüye bırakıyorum.

“26 yaşındayım ve kendimi bildim bileli bu sınırdan kaçak işi hiç ara verilmeden yapıldı. Bazen 1- 2 ay durduğu oldu ama yapıldı. Muhtarın veya korucubaşının bu insanların gittiğinden mutlaka haberi vardır. Onlar da mutlaka haber vermişlerdir bu insanların sınırı geçtiğini. İşaret fişeği atıldığı ve askerin önlerini kestiği söyleniyor. Gidenlerden mutlaka birileri ses verirdi. Bana kalırsa bu olayda mutlaka kontrollü bişey var. Uçaklara ilk defa rastladık babam zamanında da dedem zamanında da uçakla hiç bomba atılmamış. Daha evvel silah sıktıkları oluyordu ama hiç uçakla saldırmamışlardı. Yakalandığımızda da mallarımıza el koyuluyordu ya yakılıyordu ya çöpe atılıyordu biz mahkemeye sevk ediliyorduk daha sonra serbest kalıyorduk.”

Niye kaçağa gidiyorsunuz?

Oradaki insanların bir geliri olmadığı için, çalışacak bir fabrika, işleyecek bir arazileri olmadığı için. Bir geçim kaynakları yok. Her ailenin 10 12 çocuğu var bu yüzden köylerinden göç etmeye korkuyorlar.
Şehirdeki gibi kira şu bu dertleri yok, orada her şey beleştir su beleştir. Bir de ucuzluk var. Burada biz şekerin 50 kilosunu 70-80 liraya alırken, orada 20-30 liraya şeker bulunabiliyor. Tarlalarımıza yonca ve arpa ekiyoruz. Buda hayvanların yemini karşılamak için. Hayvancılık yapılamıyor. Yayla yasağı uygulanıyor. Şırnakta çok fazla kömür var. Burada madenler kurulsa işsizliğe çözüm olabilir. Urfa’da ki tarım alanlarında ekim yapılsa oraya işçi olarak gidebiliriz.

Mazot dışında neler getiriyorsunuz?
Çay, şeker, pirinç ve sigara ama nadiren.

Bir katır kaç kilo getirebiliyor?
75-100 kilo mazot getirilebiliyor bir katırla.

Nerede satıyorsunuz mazotu? Köyde kullanamazsınız.
Köyde kullanmıyoruz. Hakkariden, Vandan gelenlere, başka yerlerden gelenlere bir şekilde satıyoruz. Bir seferde 300 kilo mazot getirip satınca bu 300 lira kâr demektir bir ayda 6 sefer yapıldığını düşünürsek aileler rahatlıkla geçinebiliyor.Biz buna mecburuz. Eğer kaçıkçılık olmasa orada insanlar aç kalır, başka çare yok.

Mazot dışında saydığın şeyler, şeker , pirinç… Bunları ailelerinizin ihtiyaçları için mi getiriyorsunuz yoksa satmak için mi?
Bazıları aylık ihtiyacını getiriyor, onun dışında da çevreye satıyorlar. Sınıra uzak olduğu için kaçağa çıkamayan köylerden almaya gelenler oluyor, onlara satılıyor.

Kendi köylüleriniz dışındakilerin kaçak için köyünüzden geçmesine izin vermiyor musunuz?
Vermiyoruz. Bizler askerden eroin ve silah getirmememiz karşılığında izin alabiliyoruz. Tanımadığımız köylülerin ne yapacağını bilemeyiz. Bu yüzden izin vermiyoruz.

Mazottan ne kadar para kazanılıyor?
Katır başı 60-70 lira kâr kalıyor. Sonuçta ölümü bile göze alıyoruz yani. Ben 10 lira için gitmem.

Haberlerde kişi başına 30-40 lira yevmiye deniyordu?
Öyle bir şey de var. Bazıları zengindir. Katırı çoktur, sermayesi vardır, fakir olanların da katırları yok. Mesela birinin 50 katır yükü malı oluyor, bunun için çağırıyor köyden birilerini. Bu malı şurdan şuraya getirin diyor ve o getirenlere yevmiyye veriyor. 30 lira 40 lira 50 lira artık ne olursa, ama 30un altına düşmüyor. Giderken tabi bazen kaçak yollardan gittiğimiz oluyor, ama asker mutlaka görüyor en az 10 kişi 15 kişi gidiyoruz çünkü, üç kişi kolay kolay gidemez o dağlara.

Bir katır kaç liraya satın alınabilir?
2500-3000 lira arasında değişiyor. At ve eşşek kullanmıyoruz pek.


Uçaklarla bombalama olayı ilk kez mi yaşandı?
2003 veya 2004 dü. Benim amcamın oğlu kaçağa gitmişti. Sınırı geçip artık bu tarafa geldiklerinde asker ateş açmıştı ve bizimkiler sağa sola kaçışmıştı, ama benim amcamın oğlu bir kör kurşunla can vermişti. 10-12 kişilik bir gruptu sonuçta neden etrafını sarıp ele geçirmek yerine ateş açtılar bilmiyorum…

Kaçakçılığın tarihçesine bakacak olursak eskiden neler getirilirdi bugün getirilmeyen?
Eskiden sürekli küçükbaş hayvan kaçakçılığı yapılıyordu şu an izin verilmiyor. Terör olayları ve operasyonlar artınca izin vermiyorlar artık.

Köyünüz hiç PKK tarafından basıldı mı?
90’larda mutlaka olmuştur bütün köyler zarar görmüştür mutlaka. Gerek asker, gerek dağdaki insanlar yüzünden köydeki insanlar mutlaka acı çekmiştir. Ama şu an emin ol ki dağda benim köyümden en az 10 kişi vardır.
Sınırı geçtiğin zaman bir iki tane PKK’lı mutlaka görürdük bize peynir getirin, yoğurt getirin derlerdi ama zarar vermezlerdi. Onları da uzak noktalara gittiğimizde görürdük. Bazı haberlerde olayın olduğu yerin Haftanin’e yakın olduğu söyleniyor gerçek değil. Olayın olduğu yer bizim köye 3-4 km uzakta Haftanin’se ordan en az 20 km uzakta. Belki bir gün oralara gittiğinizde görürsünüz. Bir şeyi yaşamadan görmeden buradan anlatması da zor gelir insana. Gideceksin önce yaşayacaksın göreceksin hakikatleri de öğreneceksin. F-16ları duyunca şok oldum ben askerin bizim yolumuzu çevirdiği, silah doğrulttuğu zamanlar oldu ama böyle bişey olmadı

Bir rüşvet mekanizması var mı?
Rüşvet değil de asker bize izin verince o dağdaki insanlar da askere daha az saldırıyorlar, bizim işimizden dolayı. Biz gittiğimiz zaman diyelim ki benim çocuğum da var dağda. Ona biraz şeker veririm, peynir veririm, onu görürüm geri getirmeye çalışırım. Gelmezse de getirmeye çalışırım. Sonuçta o insan o işi kafasına koymuş. Çünkü o insanların gitme sebebi; asker niye benim amcamı öldürdü, niye dilimi vermiyorlar, niye kültürümü vermiyorlar, niye ben Kürtçe değil de Türkçe eğitim görüyorum ben bunları istiyorum. Bunlar bana verilmediği sürece de ben yaşamak istemiyorum diyorlar. Mesela benim 4-5 tane samimi arkadaşım, okul arkadaşım var onların içinde.
Ben kaçağa gitmezsem, asker bana sıkıyönetim uygularsa ve ben bu yüzden aç kalırsam emin olun ki o köyden 10 kişi daha çıkar dağa. Çünkü adam çocuğuna bakamıyor; dili yok, okulu yok, parası yok ben aç kalacağıma dağa çıkarım diyor, hiç olmazsa Irak’taki insanlar bana yardım eder diyor.
Bu bölge hep dağ olduğu için, arazi olmadığı için imkan çok az. Bir de şöyle bir şey var sınırla ilgili. mesela benim Irakta abim var, ablam var, akrabalarım var ben pasaport alamıyorum param olmadığı için ama sınır yakın olduğu için annem, babam, akrabalarım geçiyoruz sınırı, onların ziyaretine gidiyoruz. Onlar da bizim ziyaretimize geliyorlar. Sınır sırf bu yüzden bile kapatılmaz.

Diğer sınır köylüleri ile konuştuğumuzda bölgedeki lüks arabaları İstanbul’da bile göremezsin demişlerdi? Kaçakçılıktan çok büyük paralar kazanılıyor mu gerçekten?
Bizim oradaki sınırla Silopideki sınır kapısı bir değil ben katırla gidiyorum, bir katırda 70 lira kazanabiliyorum en fazla. Oradaki adamın belki iki tane tırı var. İki depo taktırıyor, benim bir aylık mazotumu bir kerede alıyor o adam. Onlar kapıya çok yakın olduğundan sürekli gidip geliyorlar.

Ölenler arasında çocuklar çok fazlaydı.
Evet, evet maalesef…

Çocuklar hep kaçağa gidiyor mu?
Evet gidiyorlar, mecburlar. Çocuk okula gidiyor ve babası okul masrafını karşılayamıyor. Hoca kitap istiyor. Ben de okudum, başka bir köyde okudum. Bizim kaymakam araba tutmuştu. Sabah gidiyorduk, akşam geliyorduk arabayla. Biz babamızdan utanıyorduk para istemeye çünkü babamda da para yoktu. Abim o sıralar İstanbulda çalışıyordu o ara sıra bana biraz para gönderiyordu. Olmadığı zaman ben de mecbur gidiyordum, 3-4 kere gidince bir aylık masrafımı çıkarıyordum.

Mecburiyetinizi anlıyorum ama dışardan bakan bir insan olarak kaçakçılık olağanüstü bir şeymiş gibi geliyor bana.
İran olsun, Suriye tarafı olsun, Irak olsun her tarafta bu iş böyle. Ben askerliğimi Urfada sınır bölgesinde yaptım, biz engel olamıyorduk yakalıyorduk, hapse atıyorduk, geri çeviriyorduk adam ertesi gün tekrar yakalanıyordu. Abim var diyor, amcam var diyor, akrabam var diyor, gitmem lazım diyor, param yok sınır kapısından geçemiyorum diyor, sınır kapalı diyor. Bayramlarda insanlar akrabalarını görmeye gidiyor, sürekli bir bağlantı var yani engel olamazsın.

Bu yazı www.dipnottv.com’dan alınmıştır.

]]>
http://www.otekiistanbul.com/2012/02/tum-detaylariyla-uludere/feed/ 0